Yazılar

Hasetten Şükrana: Melanie Klein ve Nesne İlişkileri Üzerine Psikanalitik Bir İnceleme

İyi nesne, haset, yıkıcılık ve insanın kendi iyiliğiyle kurduğu ilişki üzerine

Ebrar Nur Sabak · Klinik Psikolog

İnsan kendisine iyi gelen bir şeyi neden bozmak ister?

Neden kimi zaman en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, aynı zamanda en çok saldırdığımız şey haline gelir? Bizi besleyen, büyüten, iyileştiren bir başkasının varlığı neden yalnızca sevgi ve minnet değil, kimi zaman tahammül edilmesi güç bir haset de uyandırır?

Melanie Klein’ın Haset ve Şükran adlı eserinde ele aldığı temel meselelerden biri budur. Klein, haseti yalnızca bir başkasının sahip olduklarına duyulan arzu olarak değil, o başkasının sahip olduğu iyiliğe yönelen yıkıcı bir duygu olarak ele alır. Haset eden kişi, nesnenin sahip olduğu iyiliği yalnızca kendisi için istemez; o iyiliğin nesnede bulunmasına da tahammül etmekte güçlük çeker. Bu nedenle haset, arzulanan nesnenin elde edilmesiyle her zaman yatışmaz. Çünkü mesele yalnızca nesnenin sunduğu doyuma ulaşmak değildir. Nesnenin kendisinde bulunmayan bir iyiliğe sahip olması, özne için başlı başına katlanılması güç bir deneyime dönüşebilir. Klein bizi bu çatışmanın en erken yaşantılarına, insan yavrusunun ilk nesnesiyle kurduğu ilişkiye götürür.

Haset Nedir? Melanie Klein’ın Haset Kavramı

Bebek için anne memesi yalnızca açlığını gideren bir nesne değildir. Aynı zamanda doyumun, sevginin ve yaşamın kaynağıdır. Bebek, henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda değildir; kendisini besleyen, yatıştıran ve yaşamasını mümkün kılan bir başkasına bağımlıdır. Ancak bu bağımlılık, beraberinde önemli bir ruhsal çatışmayı da getirir. Bebek, kendisine doyum sağlayan memeyi sever. Onu ister, ona ihtiyaç duyar ve ondan aldığı doyumla iyi nesneye ilişkin ilk deneyimlerini oluşturur. Fakat meme, bebeğin henüz kendisinde bulunmayan bir iyiliğe de sahiptir. Sütü, doyumu ve besleyici gücü kendisinde barındırır. İşte bu noktada, sevgiyle birlikte haset de ortaya çıkabilir. Bebek, kendisini besleyen memeye yalnızca sahip olmak istemez; onun sahip olduğu iyiliği bozmak, tüketmek ve kendi denetimine almak yönünde yıkıcı fanteziler de geliştirebilir. Burada oldukça önemli bir ayrım vardır: Bir nesneyi istemek ile o nesnenin sahip olduğu iyiliği yok etmek istemek aynı şey değildir.

Açgözlülük, nesneden mümkün olduğunca çok şey alma, onu tüketme arzusuyla ilişkilidir. Hasette ise nesnenin iyiliğine yönelik bir saldırı söz konusudur. Özne, kendisinde bulunmayan iyiliğin nesnede bulunmasına tahammül edemediğinde, o iyiliği bozmak isteyebilir.Fakat burada trajik bir durum ortaya çıkar.

İnsan, tam da ihtiyaç duyduğu iyiliğin kaynağına saldırmaktadır.

İyi Nesne Nedir? Haset ve Nesne İlişkileri

İyi nesnenin bozulması, yalnızca dışarıdaki bir nesnenin kaybı anlamına gelmez. Aynı zamanda o nesnenin iç dünyada temsil ettiği güvenin, doyumun ve sevginin de tehlikeye girmesi demektir. Çünkü insan yalnızca dış dünyadaki nesnelerle ilişki kurmaz. Onları yansıtmalı özdeşimler yolu ile iç dünyasına da taşır. Bebek, kendisini besleyen ve yatıştıran iyi nesneyi içselleştirebildiği ölçüde, dışarıdaki nesnenin yokluğunda da onun iyiliğine ilişkin bir güveni sürdürebilir. İyi nesnenin iç dünyada sağlam biçimde kurulması, kişinin yalnızca başkalarına değil, kendi benliğine de güven duyabilmesinin temelini oluşturur.

Ancak haset, iyi nesnenin içselleştirilmesini güçleştirebilir. Çünkü haset edilen nesne artık yalnızca iyi değildir; aynı zamanda saldırıya uğramış, bozulmuş ve tehlikeli hale gelmiş bir nesne olarak da yaşanabilir. Böylece kişi, ihtiyaç duyduğu iyiliği kendi iç dünyasında korumakta güçlük çekmeye başlar. Bu güçlük yalnızca bebekliğe özgü değildir. Yaşamın ilerleyen dönemlerinde de başka biçimlerde karşımıza çıkabilir. Bir başkasının başarısına duyulan haset, onun başarısını değersizleştirme ihtiyacına dönüşebilir. Sevilen birinin sahip olduğu bir yetenek, hayranlık uyandırmak yerine küçümsenebilir. Kişi, kendisine sunulan yardımı kabul etmek yerine yardım edenin niyetini sorgulayabilir. Bazen de insan, kendisine iyi gelen bir ilişkiyi sürdürmekte güçlük çeker.Çünkü bir başkasından iyilik almak, aynı zamanda o başkasına ihtiyaç duyduğunu kabul etmektir.

Ve ihtiyaç duymak, insanı kendi eksikliğiyle karşı karşıya bırakır.

Haset ve Değersizleştirme: İnsan Kendisine İyi Gelen Bir Şeyi Neden Reddeder?

Bir başkasının sahip olduğu iyiliği kabul etmek, o iyiliğin kendisinde bulunmadığını da kabul etmeyi gerektirebilir. Bu durum, özellikle hasetin yoğun olduğu ruhsal örgütlenmelerde, aşağılayıcı bir bağımlılık deneyimine dönüşebilir. Özne, ihtiyaç duyduğu nesneye bağımlı kalmaktansa onu değersizleştirmeyi tercih edebilir. Böylece nesnenin iyiliği inkâr edildiğinde, ona duyulan ihtiyaç da inkâr edilmiş olur. Ancak nesneyi değersizleştirmek, ona duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Yalnızca o ihtiyaçla kurulabilecek ilişkiyi güçleştirir. İnsan kimi zaman tam da bu nedenle kendisine sunulan iyiliği kabul edemez. Çünkü almak, yalnızca doyum verici bir deneyim değildir. Aynı zamanda bağımlılığı, eksikliği, haseti ve suçluluğu da harekete geçirebilir. Kişi, nesneden aldıkça onu tükettiğini hissedebilir. Onun iyiliğini sömürdüğünü, kendisine zarar verdiğini düşünebilir. Böyle bir durumda iyi nesneyi korumanın yolu, paradoksal biçimde, ondan hiçbir şey almamak haline gelebilir. yardımı reddetmek, iyiliği kabul etmemek, ihtiyaç duymuyormuş gibi davranmak… Bütün bunlar, kimi zaman yalnızca nesneye yönelik saldırganlığın değil, nesneyi kendi saldırganlığından koruma arzusunun da ifadesi olabilir. Ne var ki insan, iyi nesneyi korumaya çalışırken kendisini de ondan yoksun bırakabilir.

Böylece haset, yalnızca nesneyle kurulan ilişkiyi değil, kişinin kendi iyiliğiyle kurduğu ilişkiyi de bozmaya başlar.

Haset, Başarı ve Yaratıcılık: İnsan Kendi İyiliğinden Neden Vazgeçer?

Klein’ın üzerinde durduğu önemli meselelerden biri, hasetin kişinin kendi yapıcı güçlerini de ketleyebilmesidir. İnsan yalnızca başkasının iyiliğine değil, kendi iyiliğine de tahammül etmekte güçlük çekebilir. Kendi yeteneklerini kullanmak, başarılı olmak, yaratmak veya üretmek, iç dünyasında cezalandırılma kaygısını harekete geçirebilir. Kişi, kendi başarısının sevdiği nesneye zarar vereceğini, onunla rekabete gireceğini veya sahip olduğu iyiliği ondan çalacağını hissedebilir. Bu durumda insan, kendi kapasitesini kullanmaktan vazgeçerek nesneyi korumaya çalışabilir. Kendi iyiliğinden feragat etmek, sevilen nesneye yönelik suçluluğu hafifletmenin bir yolu haline gelebilir.

Fakat burada da benzer bir çatışmayla karşılaşırız. İnsan, sevdiği nesneyi korumak için kendisinden vazgeçmektedir. Oysa ruhsal gelişim, ne nesnenin iyiliğini yok etmeyi ne de öznenin kendi iyiliğinden vazgeçmesini gerektirir. Asıl mesele, bu iki iyiliğin aynı anda var olabilmesine tahammül edebilmektir. Bir başkasının iyi olması, benim kötü olduğum anlamına gelmek zorunda değildir. Benim başarılı olmam, bir başkasının sahip olduğu iyiliği ondan çaldığım anlamına gelmez. Birinden yardım almam, onun karşısında bütünüyle güçsüz veya değersiz olduğumu göstermez.

Ancak bu ayrımların kurulabilmesi, insanın kendi sevgi ve nefret duygularıyla daha bütünlüklü bir ilişki geliştirebilmesine bağlıdır.

Paranoid-Şizoid Konum: Bölme, Sevgi ve Nefret

Klein’ın kuramında erken ruhsal yaşamın temel savunmalarından biri bölmedir. Bebek, iyi ve kötü deneyimleri, sevgi ve nefret duygularını henüz aynı nesneyle ilişkili olarak taşımakta güçlük çeker. İyi nesne ile kötü nesne birbirinden ayrılır. Böylece sevilen nesne, ona yöneltilen saldırganlıktan korunmaya çalışılır. Fakat bölmenin çok şiddetli olması, kişinin kendi ruhsal yaşamının farklı parçalarıyla ilişkisini de güçleştirir. Nefret, haset ve yıkıcı itkiler benliğin dışında tutulmaya çalışılırken, sevgi ve yapıcılık kapasitesi de bu süreçten etkilenebilir. Çünkü insan yalnızca seven bir varlık değildir. Nefret de eder. Haset de duyar.  Sevdiği nesneye zarar vermek de isteyebilir. Bu duyguların varlığı, sevginin yokluğu anlamına gelmez. Ancak kişi kendi saldırganlığını sevgiyle aynı ruhsal yaşamın içinde taşıyamadığında, bu iki duygu birbirini dışlayan deneyimler haline gelebilir. Ya seviyorumdur ya da nefret ediyorumdur. Ya nesne bütünüyle iyidir ya da bütünüyle kötüdür. Ya ben iyiyimdir ya da içimdeki yıkıcılık beni bütünüyle kötü bir varlığa dönüştürmektedir.

Klein’ın bütünleşme dediği şey, tam da bu ayrımların katılığının azalmasıyla ilişkilidir. Bütünleşme, insanın kendi nefretinden kurtulması değildir. Nefretini, hasetini ve yıkıcı itkilerini kendisine ait duygular olarak tanıyabilmesi; bunların varlığına rağmen sevme kapasitesini sürdürebilmesidir. Çünkü insan kendi yıkıcılığını tanıyabildiği ölçüde, onunla kurduğu ilişkiyi de değiştirebilir. Artık sevdiği nesneye duyduğu öfkenin, o nesneyi mutlaka yok edeceğine inanmak zorunda değildir. Bir başkasına haset duyması, onun sahip olduğu bütün iyiliği bozmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

Kendi saldırganlığını fark etmek, kendisini bütünüyle kötü bir insan olarak görmesini gerektirmez.

Depresif Konum ve Onarım: Sevilen Nesneye Zarar Vermiş Olma Kaygısı

Bu noktada depresif konumun önemi ortaya çıkar. Kişi, sevdiği ve nefret ettiği nesnenin aynı nesne olduğunu daha fazla fark etmeye başladığında, kendi saldırganlığının sevilen nesneye yöneldiğini de kabul etmek durumunda kalır. Bu farkındalık, beraberinde suçluluğu ve nesneyi kaybetme kaygısını getirir. Ancak aynı zamanda onarım arzusunun da temelini oluşturur. Çünkü insan, zarar verdiğini düşündüğü nesneyi sevdiği ölçüde onu korumak ve onarmak isteyebilir. Burada suçluluk yalnızca cezalandırılma ihtiyacına yol açan bir duygu olmaktan çıkar. Nesneyle ilişkinin yeniden kurulmasına hizmet edebilen bir deneyim haline gelir. Kişi artık kendi yıkıcılığından korunmak için nesneden uzaklaşmak veya onu bütünüyle değersizleştirmek zorunda değildir. Ona zarar vermiş olabileceğini kabul edebilir. Onu kaybetmekten korkabilir.

Ve bütün bunlara rağmen onunla ilişkisini sürdürmek, onu korumak ve onarmak isteyebilir. Onarımın mümkün hale gelmesi, kişinin kendi yapıcı güçlerine duyduğu güvenle de ilişkilidir.

İnsan, yalnızca zarar verebilen bir varlık olmadığını; aynı zamanda sevebildiğini, yaratabildiğini ve onarabildiğini deneyimleyebildiği ölçüde kendi yıkıcılığına daha fazla tahammül edebilir. Bu nedenle bütünleşme, yalnızca benliğin kötü olarak yaşanan parçalarının yeniden kazanılması değildir. Aynı zamanda bu parçalarla birlikte sınırlandırılmış olan sevgi, haz alma ve yaratıcılık kapasitesinin de özgürleşmesidir. Kişi, kendi yeteneklerini kullanmaya başlayabilir. Başkasının iyiliğini değersizleştirmeden ona hayranlık duyabilir. Birinden yardım alırken kendisini bütünüyle eksik veya güçsüz hissetmek zorunda kalmayabilir.

Kendi başarısını, sevdiği nesneye yöneltilmiş bir saldırı olarak yaşamadan sürdürebilir.

Böylece hem kendi iyiliğine hem de başkasının iyiliğine daha fazla yer açılabilir.

Şükran Nedir? Melanie Klein’a Göre Şükran Duygusunun Gelişimi

Klein’ın şükran kavramı, bütün bu ruhsal gelişim sürecinin önemli bir parçasıdır. Şükran, yalnızca kendisine sunulan bir iyilik karşısında teşekkür etmek değildir. İyi nesnenin iyiliğini tanıyabilmek, ondan alınan doyumu kabul edebilmek ve bu iyiliğin iç dünyada varlığını sürdürebilmesine izin verebilmektir. Haset, nesnenin sahip olduğu iyiliği bozmak isterken şükran, o iyiliğin varlığını kabul edebilmeyi mümkün kılar. Ancak şükran duyabilmek için kişinin kendisine sunulan iyiliği alabilmesi gerekir. Alabilmek ise ihtiyaç duyduğunu kabul etmeyi gerektirir. İhtiyaç duyduğunu kabul etmek, kendi eksikliğiyle karşılaşabilmektir. Ve belki de insanın en temel ruhsal güçlüklerinden biri, kendi eksikliğini kabul ederken başkasının iyiliğine de tahammül edebilmektir. Çünkü insan, her şeye sahip değildir. Her şeyi kendi başına yaratmamıştır. Kendi kendisinin bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz. Yaşamının başlangıcından itibaren bir başkasına ihtiyaç duyar; onun tarafından beslenir, korunur ve sevilir. Fakat bir başkasından bir şey almış olmak, kişinin kendi değerini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, alınan iyiliğin içselleştirilmesi, kişinin kendi yapıcı güçlerinin gelişmesine de katkıda bulunabilir. İnsan, kendisine verilmiş olanı yalnızca tüketmek zorunda değildir. Onu kendi içinde yaşatabilir, dönüştürebilir ve yeniden üretebilir. 

Bu nedenle şükran, yalnızca nesneye yönelik bir duygu değil, kişinin kendi iç dünyasında iyiliğin varlığını sürdürebilmesiyle de ilişkilidir.

Psikanalitik Psikoterapide Haset, Aktarım ve Bütünleşme

Klein’ın analitik çalışmaya ilişkin düşüncesi de burada anlam kazanır. Analizin amacı, hastanın yalnızca olumlu duygularını güçlendirmek veya onu kendi saldırganlığından uzak tutmak değildir. Hastanın bölüp ayırdığı ruhsal parçalarıyla yeniden ilişki kurabilmesine, kendi hasetini ve nefretini tanıyabilmesine, bunların varlığına rağmen iyi nesneye duyduğu sevgiyi sürdürebilmesine yardım etmektir. Bu süreç, tek bir yorumla veya bir kez kazanılmış içgörüyle tamamlanmaz. İnsan kendi yıkıcılığıyla tekrar tekrar karşılaşabilir. Kimi zaman sevdiği nesneyi değersizleştirebilir, kimi zaman ona bağımlı olmaktan kaçınabilir, kimi zaman da kendi iyiliğini sınırlandırarak nesneyi korumaya çalışabilir. Bütünleşme, bu çatışmaların bir daha hiç yaşanmaması değildir. Kişinin, her yeniden karşılaşmada kendi ruhsal yaşamının farklı parçalarını biraz daha tanıyabilmesi ve onları yeniden bir araya getirebilmesidir. Klein’ın da vurguladığı gibi, tam ve sürekli bir bütünleşme mümkün değildir. İnsan, yaşamı boyunca içsel ve dışsal baskılar karşısında yeniden daha ilkel savunmalara başvurabilir. Ancak ruhsal gelişim, bölünmüş parçaların yeniden kazanılabilmesini ve iyi nesneyle ilişkinin tekrar kurulabilmesini mümkün kılar. Belki de burada önemli olan, insanın artık kendi nefretinden korkmak zorunda olmamasıdır. Çünkü nefretin varlığı, sevginin yokluğu değildir. Haset duymak, şükran duyabilme kapasitesinin bütünüyle kaybedildiği anlamına gelmez. Bir nesneye zarar vermiş olabileceğini kabul etmek, onunla ilişkinin bir daha kurulamayacağı anlamına gelmez.

İnsan, kendi yıkıcılığına rağmen sevebilir.

Kendi eksikliğine rağmen yaratabilir.

Bir başkasına ihtiyaç duyarken kendi değerini koruyabilir.

Ve sevdiği nesnenin iyiliğini, onu yok etmek zorunda kalmadan kabul edebilir.

Hasetten Şükrana: İyi Nesneyle Yeniden İlişki Kurabilmek

Hasetten şükrana uzanan yol, belki de insanın kendi eksikliğini kabul ederken başkasının iyiliğine tahammül edebilmesinin yoludur. Bu yolun sonunda insan yalnızca sevdiği nesneyle değil, kendi benliğiyle de daha bütünlüklü bir ilişki kurabilir. Çünkü artık iyi olanın varlığını sürdürebilmesi için kötü olanın bütünüyle yok edilmesi gerekmemektedir. Sevgi ve nefret, doyum ve hüsran, kayıp ve onarım aynı ruhsal yaşamın içinde var olabilir. Ve insan, kendi içindeki bütün bu farklı duygulara rağmen, hem kendisini hem de sevdiği nesneyi koruyabileceğine daha fazla güvenebilir. Belki de şükran, tam da burada başlar.

Bir başkasının iyiliğini, kendi eksikliğimizin kanıtı olarak değil; kendi içimizde de iyiliğin gelişmesine imkân veren bir deneyim olarak kabul edebildiğimiz yerde.

 

 

 

Yazar: Ebrar Nur Sabak Karabulut

Klinik Psikolog I Psikoterapist

Bu yazı, Melanie Klein’ın Haset ve Şükran adlı eserindeki kuramsal ve klinik düşüncelerinden hareketle hazırlanmış psikanalitik bir incelemedir.

Kaynak: Klein, M. (1957). Envy and Gratitude.